2006/12/11

Özledim Ki Ben Burayıııı

Uzuuun bi zaman oldu di mi. Artık komşu filan kalmamıştır belkide:( Ben vefalı bi kaç kişi biliyorum ama;) Hani ölsem bile ölmesin blogum deyu arada bakınıp gidecek birileri...:) Gaza getirme cümnleleri. Bi kaçınız evt ben onnardanım dediyseniz işte, düştünüs ağımaa:P Şimdi yinee ayrılııık. Amaaan ayrılııık.
Burası bi kafe. Hiç tanımadığım şarkılar duyuyorum:( İçimdeki şarkılar ise bu ara 0-6 yaşa hitapediyo:) Meselaaa, Bir gün annne örümceeek duvara tırmanmııış. yağmur yağmıış onu ıslatmııış. rüzgar esmiiiş onu fırlatmıış. güneeş açmış onu kurutmuş. Güneş aç mış onu kurutmuş. gü neş aç mış onu kurut muş... Tamalamaya zmn kalmadı:) Bu yazının müziği de o olsun:P Sevgi ve slmlar blogger komşucuklarım;)

2006/07/14

Teselli

Ben önden geldim. Hemen burda olmak diledim. Sonra güneşte gelecek. Daha sonra hayatın rengini değiştirecek tebessümler de gelecek. Denizin kokusu, toprağın nemi, sabrın ferahlığı, tevazunun genişliği... hepsi gelecek. Biz diyeceğimiz bi birlikteliğimiz olacak. İçiçe geçecek varlıklarımız. Bakışlarımız keskinleşecek. Ayaklarımız sabitlenecek. Gelecekler. Hepsi gelecek. Ben sadece erken geldim.
Şimdi habire uyuyorum ya, onlar gelince uzayacak geceler. Uyku tutmayacak muhabbete aşık gözlerimiz. Yıldızlar, ay ışığı... gece denilince ne varsa cümle içinde geçen, hepsi, hepsi gelecek. Başlarımız sukunetin yumuşak kucağında, başlarımızı okşayacak rayihası merhametin. Gelecek. Gelecek sabırla, merhametle, bereketle gelecek. Zıt ihtimaller koymuyorum içime. yokluklarındaki kuraklık hayat suyundan bi hal, kavuracak az gecikseler. Koca bi kaya gibi susuz, koca bi kaya gibi dokunsa rüzgarlar kum olup dağılacak gibi köksüzleşeceğim. Bizsiz kalacak çürüyecek ruhumdaki tohumlar. Zıt ihtimaller koymuyorum içime, onlar arkadan gelecek.
Ben erken geldim. Gelirken bizsiz olmanın ne kötü olacağını düşündüm. Kendimin ellerinde boğulacağımı, gözlerime bakmaktan huzur duyamıyacağımı, ben denen zayıflığın, ben denen yokluğun, silikliğin, olma ihtimallerimi bir bir yutacağını... Gelirken bi çift pabucun sürüdüğü toprağın nasipsiz tozunu yuttum. Umut denen bekleyiş dolu bi yolu tuttum. Benliği geçici bildim yani, bizliği sıla, yurt tuttum.

Yani ki gelecekler, uzak dursun sair zayıflıklar, biz yolcusundan.

Yazının şarkısı: Wild Child/enya

2006/07/12

Elimde tutamayacağım zaman, bi yere bağlamaktan bihal olunca türlü renk, şirinlik geliyo elime. Bazende o kadar çok o kadar yerleşikmiş gibi oluyor ki güzeller, olmayacakları bi zaman gelmiyo hatırıma. Sonra gidiyorlar. Pişman oluyor insan. Bi fırsatı kaçırmış gibi oluyor. Çok pişman oldum belkide böyle şeyler için. Şimdi de olduğum oluyodur. Düşününce bi güzelin düşü yanıltıyodur belki de diyorum. Yani elimde kalem olsa da belki yazacak bişiy diildir zihnimde şık bulduğum o cümle. Bi kareye girince içinden baktığım zerafet silikleşecektir. Onu böyle bi çaba içinde silikleştirerek kaybetmedikçe, ben hep onu kaçırdım sanacağım ama. Oysa sık oluyor. Çok şey anlatabilirim dediğimde zırvalıyorum. Uzun uzun yazacağım dediğimde hiç bişiy yazamıyorum. Tutabileceğim, bağlayabileceğim an sandığım an, aslında bi uzaklık kayıp anı olabiliyor. Öyle yani, böyle böyle şeyler bunlar. Çok fazlalar. Hep aklıma geliyolar. Sonrada bi tembellik geliyo üstüme, hiç bişiyi yaklamak gibi aslında manyakça denebilecek o saçma salak, abuk subuk gayret içine girmiyorum. Şimdi ne olcak gibi bi seyir durumu oluyo sonrası. İçinde yaşadığım hayatı çenemi ellerime dayayıp heyecanla seyretmek, mezkur hayatımın içinde aslında benim olmayacağı hak olanları yakalamak, kaçırmaya hayıflanmak kadar garip. Sonra bi de ben aslında gezmek istiyorum. Şu kaplıkayaya tırmanmak istiyorum. Ama yalnız gidemem:( Bide ece yemek istiyorum. Ama tophanede duvardan aşağı ayaklarımızı sarkıttığmız arkadaşımla. Belki de o kadar istemiyorum. Şunu istiyorum demek bile istemiyorum ya da. Bişiy istemek peşi sıra bi sürü şeyi istemeyi sürüklüyo. Bu öyle yorucu ki. Yazmak da istemiyorum artık. Bunları dönüp dönüp ben okuycam:) Gerçi yazmak için yeterli bi sebeb. Ama birilerini üzdümmü ki, bazılarına ne oldu filan gibi beni komplekse sokan, güven sıkıntısı duyduğum anlara sebeb oluyo böle yalnız okumak için yazmak. Okumaya ise değmiycek bişiy yoktur. Her yazının bi layığı vardır yani. Bu da muhtemelen sadece benim:) Caanım beeniiim. Sonra da işte içerden Şanlıurfalı satıcısının cantık olduğunu iddia ettiği, ama bence daha çok kıymalı pide formundaki malzemenin kokusu geliyo. Kutsalla muhabbet ediyolar sofra başı. Uykum geliyo benim bu sesten. Sonra ramle ağlarmı ki diyorum içimden kulaklığı alsamda şu şarkıyı hakkıynan duysam bi. Bi de diyorum ki, adam gibi söyleyince, bi kere de söylesen ne çok dinleyenin oluyo. Özlemde kızbaşına baya bişi yapmış. Ne saçma ne demek kız başına ya. Ama şarkı güzel. Neyse işte. Ahhada gitti böcek. publish post yabıcam. dinnicem.

2006/05/23

Hakikat Söz İse...

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

اِذْ نَادَى رَبَّهُ اَنّىِ مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

Sabır kahramanı Hazret-i Eyyub Aleyhisselâm'ın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem te'sirlidir. Fakat âyetten iktibas suretinde bizler münâcâtımızda رَبِّ اَِنّىِ مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ demeliyiz. Hazret-i Eyyub Aleyhisselâm'ın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:
Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve mârifet-i İlahiyyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazîfe-i ubûdiyete hâlel gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, belki ubûdiyet-i İlâhiyye için demiş: "Ya Rab! Zarar bana dokundu, lisanen zikrime ve kalben ubûdiyetime hâlel veriyor." diye münâcât edip, Cenab-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münacatı gâyet harika bir surette kabûl etmiş. Kemal-i âfiyetini ihsan edip envâ-i merhametine mazhar eylemiş.
Hazret-i Eyyub Aleyhisselâm'ın zâhirî yara hastalıklarının mukabili bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyub'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünki işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyub Aleyhisselâm'ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor. O münâcât-ı Eyyubiyeye, o Hazretten bin defa daha ziyâde muhtacız. Bahusus nasılki o Hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar, kalb ve lisanına ilişmişler; öyle de; bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şübheler (neuzûbillâh) mahall-i îmân olan bâtın-ı kalbe ilişip îmânı zedeler ve îmânın tercümânı olan lisanın zevk-i ruhânîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar. Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u îmânı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.
Meselâ: Utandıracak bir günâhı gizli işliyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman, melâike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor. Hem meselâ: Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işliyen bir adam, Cehennem'in tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennem'in ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennem'in inkârına cesaret veriyor. Hem meselâ: Farz namazını kılmayan ve vazîfe-i ubûdiyeti yerine getirmiyen bir adamın küçük bir âmirinden küçük bir vazîfesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki: "Keşki o vazîfe-i ubûdiyeti bulunmasa idi." Ve bu arzudan bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şübhe, vücûd-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki: İnkâr vasıtasiyle, gâyet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubûdiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müdhiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkeza.. bu üç misâle kıyas edilsin ki بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ sırrı anlaşılsın.
Musîbet ve hastalıklarda insanların şekvâya üç vecihle hakları yoktur.
1) Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libâsını san'atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libâsını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfi ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza... مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
2) Hayat; musîbetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
3) Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubûdiyettir; hastalıklar ve musîbetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubûdiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün iba'det hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibâdet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musîbetlerle musîbetzede zaafını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubûdiyet yapar. Bu ubûdiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musîbetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibâdet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hatta bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçer. Hatta bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zatın müdhiş bir hastalığına ziyâde merak ettim. Kalbime ihtar edildi: "Onu tebrik et. Herbir dakikası birgün ibâdet hükmüne geçiyor." Zaten o zat sabır içinde şükrediyordu.

Her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisanına ya "ah" veya "oh" gelir. Yâni ya teessüf eder, ya "Elhamdülillah" der. Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zevâl ve firakından neş'et eden mânevî elemlerdir. Çünki zeval-i lezzet elemdir. Bazen muvakkat bir lezzet, daimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor. Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevâlinden neş'et eden mânevî ve daimî lezzet, "Elhamdülillâh" dedirtir. Bu fıtrî hâletle beraber, musîbetlerin neticesi olan sevab ve mükâfat-ı uhreviye ve kısa ömrü, musîbet vâsıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse sabırdan ziyade, şükreder. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ demesi iktiza eder. Meşhur bir söz var ki: "Musîbet zamanı uzundur." Evet musîbet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nasta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayâtî neticeler verdiği için uzundur.
Cenab-ı Hakk'ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musîbete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle sabır kuvvetini mâzî ve müstakbele dağıtıp hâl-i hazırdaki musîbete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvaya başlar. Âdeta (hâşâ) Cenab-ı Hakkı insanlara şekva eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekva edip sabırsızlık gösterir. Çünki geçmiş herbir gün, musîbet ise zahmeti gitmiş rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevalindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekva değil, belki mütelezzizane şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bil'akis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musîbet vasıtasıyla bâki ve mes'ud bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehim ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak, divaneliktir. Amma gelecek günler ise madem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği hastalık veya musîbeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek, ahmaklıktır. "Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım" diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek, ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musîbet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatını selbediyor.

Elhasıl, nasıl, şükür, nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de şekva, musîbeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakatı selbeder. Birinci Harb-i Umumî'nin birinci senesinde, Erzurum'da mübarek bir zat müdhiş bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim, bana dedi: "Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım." diye acı bir şikâyet etti. Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim: Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp, şekva etme; onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, madem daha gelmemişler. Rabbin olan Rahmânirrahîm'in Rahmetine itimad edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücud rengi verme. Bu saati düşün; sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir. Divane bir kumandan gibi yapma ki: Sol cenah düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp merkezi zaif bırakıp, düşman edna bir kuvvet ile merkezi harab eder." Dedim: "Kardeşim, sen bunun gibi yapma, bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i İlâhiyyeyi ve mükâfat-ı uhreviyeyi ve fâni ve kısa ömrünü, uzun ve bâki bir surete çevirdiğini düşün. Bu acı şekva yerinde ferahlı bir şükret." O da tamamıyla bir ferah alarak: "Elhamdülillah, dedi, hastalığım ondan bire indi."

Asıl musîbet ve muzır musîbet, dine gelen musîbettir. Musîbet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyyeye iltica edip feryad etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musîbetler, hakikat noktasında musîbet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasılki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki: Zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunane dönerler. Öyle de çok zâhirî musîbetler var ki: İlâhî birer ihtar, birer îkazdır ve bir kısmı keffâret-üz zünupdur ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musîbetin hastalık olan nev'i, sâbıkan geçtiği gibi o kısım, musîbet değil, belki bir iltifat-ı Rabbanîdir, bir tathirdir. Rivayette vardır ki: "Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor, sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor."
Hazret-i Eyyub Aleyhisselâm münâcâtında istirahat-ı nefs için dua etmemiş, belki zikr-i lisanî ve tefekkür-ü kalbîye mânî olduğu zaman ubûdiyet için şifa taleb eylemiş. Biz, o münacat ile -birinci maksadımız- günahlardan gelen mânevi ruhî yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için ubûdiyete mâni olduğu zaman iltica edebiliriz. Fakat mu'terizâne, müştekiyâne bir surette değil, belki mütezellilane ve istimdadkârâne iltica edilmeli. Madem Onun Rubûbiyetine râzıyız, o rubûbiyeti noktasında verdiği şey'e rıza lâzım. Kaza ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda "Ah! Of!" edip şekva etmek; bir nevi kaderi tenkiddir, Rahîmiyyetini ittihamdır. Kaderi tenkid eden, başını örse vurur kırar. Rahmeti ittiham eden, Rahmetten mahrum kalır. Kırılmış el ile intikam almak için o eli istimal etmek, nasıl kırılmasını tezyid ediyor. Öyle de: Musîbete giriftar olan adam, itirazkârâne şekva ve merakla onu karşılamak, musîbeti ikileştiriyor.
Maddî musîbetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ: Gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayd kaldıkça dağılmaları gibi; maddî musîbetlere de büyük nazarıyla ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musîbet cesedden geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musîbeti dahi netice verir; ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazaya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi maddî musîbet hafifleşe hafifleşe kökü kesilmiş ağaç gibi kurur gider. Bu hakikatı ifade için bir vakit böyle demiştim:

Bırak ey bîçare feryadı, belâdan kıl tevekkül.
Zira feryad belâ-ender, hata-ender belâdır bil.
Eğer belâ vereni buldunsa, safa-ender, atâ-ender belâdır bil.
Eğer bulmazsan bütün dünya cefa-ender, fena ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl!
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Nasılki mübârezede müdhiş bir hasma karşı gülmekle: Adâvet musâlâhaya, husûmet şakaya döner, adâvet küçülür mahvolur. Tevekkül ile musîbete karşı çıkmak dahi öyledir.
Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musîbet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir lütf-u İlâhîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı sair musîbetzedeleri (fakat musîbet, dine dokunmamak şartiyle) bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musîbet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini îras etmiyor. Çünki hangi bir genç hasta yanıma gelmiş ise, görüyorum; emsâllerine nisbeten bir derece vazife-i dîniyeye ve âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki: Öyleler hakkında o nevi hastalıklar musîbet değil, bir nevi nimet-i İlahiyyedir. Çünki çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet îras ediyor. Fakat onun ebedî hayatına faidesi dokunuyor, bir nevi ibâdet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle elbette hastalık hâletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak.

(Yani ki;)
Cenab-ı Hak hadsiz kudret ve nihâyetsiz Rahmetini göstermek için insanda hadsiz bir acz, nihâyetsiz bir fakr derceylemiştir. Hem hadsiz nukûş-u Esmâsını göstermek için insanı öyle bir surette halketmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış. Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfatı ayrıdır. Âdeta insan-ı ekber olan âlemde tecelli eden bütün Esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o Esmânın umumiyetle cilveleri var. Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi' emirler, nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevkeder. İnsan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de: Musîbetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalar ile o makinenin diğer çarhlarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i insaniyede münderic olan acz ve zaaf ve fakr mâdenini işlettiriyor. Bir lisan ile değil, belki herbir âzânın lisaniyle bir iltica, bir istimdad vaziyeti verir. Güya insan o ârızalar ile, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur. Sahife-i hayatında veyahût Levh-i Misalî'de mukadderat-ı hayatını yazar, Esmâ-i İlâhiyyeye bir ilânnâme yapar ve bir Kaside-i Manzûme-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını îfa eder.
2.i Lem'a'dan...
Said Nursi (R.h.a.)

2006/03/21

Küçük Oğlancık

Bir küçücük oğlancık bir gün okula başlamış
pek mi pek akıllıymış
okulu da pek büyükmüş
ama akıllı çocuk sınıfına dışarıdan
kestirme bir yol bulmuş
buna çok sevinmiş
artık okul ona kocaman görünmüyormuş

bir zaman sonra bir sabah
öğretmen demiş ki:
"bu gün resim yapacağız"
"ne güzel demiş çocuk
resim yapmasını pek severmiş
her türlüsünü de yaparmış
aslanlar, kaplanlar
tavuklar, inekler
gemiler,trenler,
mum boyalarını çıkarmış
ve çizmeye başlamış
ama öğretmen "durun "demiş,
"henüz başlamayın"
ve herkes hazır olana kadar beklemiş

"şimdi "demiş öğretmen
"çiçek çizmesini öğreneceğiz"
"iyi" demiş çocuk.
çiçek çizmeyi çok severmiş
ve pek güzellerini yapmaya başlamış
pembe, mavi, turuncu mum boyalarıyla
ama öğretmen " durun" demiş
size nasıl yapılacağını göstereyim.
yeşil saplı kırmızı bir çiçek çizmiş
"işte " demiş öğretmen
"şimdi başlayabilirsiniz"

küçük çocuk bir öğretmenin resmine bakmış
birde kendininkine,
kendininkini daha bir sevmiş
ama bunu söyleyememiş
kağıdını çevirip
öğretmeninki gibi
yeşil saplı, kırmızı bir çiçek çizmiş.

bir başka gün
küçük çocuk sınıfa dışarıdan açılan kapıyı
becerdiğinde tam bir başına açmayı
şöyle demiş öğretmen
"bu gün çamurdan bir şey yapacağız"
" ne iyi " demiş çocuk.
çamurla oynamayı çok severmiş.
herşeyi yapabilirmiş onunla
yılanlar, kardan adamlar,
filler, fareler,
arabalar, kamyonlar,...
başlamış çamuru yoğurup, sıkıştırmaya

ama "durun" demiş , daha başlamayın
ve beklemiş hazır olmasını herkesin
"şimdi" demiş öğretmen
" bir çanak yapacağız"
"güzel demiş çocuk
çanak yapmasını severmiş
ve başlamış yapmaya
boy boy, şekil şekil çanaklar
ama öğretmen "durun" demiş
"size nasıl yapılacağını göstereyim"
göstermiş herkese bir büyük çanağın nasıl yapılacağını
işte demiş öğretmen
artık başlayabilirsiniz
küçük çocuk bir öğretmenin çanağına bakmış
bir de kendinkine
kendininkini daha bir sevmiş
ama bunu söyleyememiş
toprağını yeniden yuvarlayıp
yapmış öğretmeninki gibi
derin bir çanak

ve çok geçmeden
küçük çocuk öğrenmiş beklemeyi
izlemeyi
ve her şeyi öğretmen gibi yapmayı
ve çok geçmeden
başlamış kendiliğinden hiçbir şey yapmamaya
ama birdenbire
küçük çocuk ve ailesi
taşınıvermişler başka bir eve
başka bir şehire
ve çocuk gitmiş başka bir okula

bu okul daha büyükmüş öbüründen
kestirme yoluda yokmuş dışarıdan
büyük basamakları çıkmak
ve uzun koridorlardan geçmek
gerekmiş sınıfa kadar
ve daha ilk gün demişki öğretmen:
" şimdi resim yapacağız"
güzel " demiş çocuk ve beklemiş öğretmenin ne yapacağını söylemesini
ancak öğretmen bir şey söylemeden
başlamış dolaşmaya
küçük çocuğa gelince durmuş
sormuş " resim yapmak istemiyor musun?"
"istiyorum " demiş çocuk
"ne yapacağız?"
"ne istersen " demiş öğretmen.
"istediğim renk mi ?" diye sormuş çocuk
"istediğin renk" demiş öğretmen
"herkes aynı resmi yaparsa
ve aynı renkleri kullanırsa ,
kimin ne yaptığını
ve neyin ne olduğunu nasıl anlarım ben"
" bilmem" demiş çocuk
başlamış çizmeye
yeşil saplı, kırmızı bir çiçek...

Halen Buckley (Çev. J. Onur)

Alıntı yapmaya alıştım:) Bu şiiri tam metin bulamamıştım. Sağolsun dayı torunum aziz kardeşim Leman;)

2006/03/13

Hollanda'ya Hoş Geldiniz!

"Çok kez özürlü bir çocukla yaşamanın ve onu yetiştirebilmenin nasıl bir duygu olduğu sorusuyla karşılaşıyorum. Böyle bi tecrübesi olmayan kişilerin bu duyguyu anlayabilmesi için onlara şunu anlatıyorum:
Çocuk sahibi olmayı düşünmek, düşlenen bir İtalya seyahatini planlamak gibidir. İtalya hakkında kitaplar satın alır ve şahane planlar yaparsınız. Kolesium, Michelangelo, Pisa kulesi ve Venedik'teki gondollar ... İtalyanca konuşmaya bile başlarsınız. Herşey size çok heyecanlı gelir.
Büyük bi sevinç, heyecan ve sabırsızlıkla beklediğiniz gün gelir.
Bavullarınızı hazırlar ve yola çıkarsınız.
Saatler sonra uçağınız iner. Hostesiniz size " Hollanda'ya hoş geldiniz" der.
"Hollanda" diye yarı hıçkırıklı bi ses çıkar ağzınızdan.
"Ne demek istiyorsun? Ben İtalya'ya gideceğimi söylemiştim!"
"Ben İtalya'da ineceğim."
"Hayatım boyunca ben İtalya'ya seyahati düşledim!"
Fakat bi uçuş hatası yüzünden uçak Holanda'ya inmiştir ve burada kalmak zorundasınızdır.
Burada unutulmaması gereken şey, geldiniz yerin korkunç ya da açlık ve hastalığın olduğu bir yer değil, sadece ve sadece değişik bir yer olduğudur.
Şimdi tekrar alışverişe çıkıp yeni kitaplar alıp, yeni bir dil öğrenmeli ve daha önce hiç karşılaşmadığınız insanlarla karşılaşmalısınız.
Dediğim gibi, sadece değişik bir yer. İtalya'dan daha ağır giden bir yaşam temposu var ve daha az şaşalı. Ama bir süre sonra kendinize gelip etrafınıza baktığınız zaman Hollanda'nın yel değirmenlerini, lalelerini, hatta Rembrant'ı bile farkedersiniz.
Ancak tanıdığınız herkes kendi İtalya seyahatleri ile öyle meşgullerdir ki hep italya'ya olan şahane seyahatlerinden söz ederler.
Belki de arada sırada kendinize şöyle dersiniz:
"Ben de oraya gidecektim. Ben de İtalya'ya seyahati planlamıştım."
Şu var ki İtalya'ya gidememiş olmak üzerinde bütün hayatınızı harcarsanız, Hollanda'nın çok özel ve harika özelliklerini değerlendirip, keyfine varamazsınız."
Emiliy Pearl Kingsley

Pek alıntı yapmıyorum aslında sayfalarımda.Bu hikaye özel geldi. Derste Hocamız okumuştu, özel eğitim dersinde. Sonra ben aldığım bi kitapda alıntı babından yazılı olduğunu gördüm. Siz de şey edersiniz die yazdımdı işte... okuyun bre:)

2006/02/12

Anlam

Ben biliyorum Onun buraya ne kadar yakıştığını. İçimi acıtan bi düşünce orda öylece, yalnız olduğunu bilmek. Ama biliyorum. Yıllarca hep böyleydi zihnimde. Yıllarca öyle olmasın artık;dileğim. Farkındayım, bi okuyucu içinm olmadı yazılanlar. ama farkındaysan fotoğraf da bi seyirci için çok anlamsız:)Benim yüklediğim anlamın sende de olması için Onun seninde olması lazım. O sadece benim;) Hehe:P Hiç bişi anlamdın di mi. Boş ver;)


Foto:Hacer:) (Çeçen diyo ki çalınmasın die adımı yazmalıymışım:) )

2006/02/03

Biten Tatiller Ve Geri Dönen Yorgun Tatilciler:P

Neydi bu leyyyn:P Yaz tatili gibi hiç bitmeyecek sandım:P AA ne ayıp hacer ,senin gibi cici bi kıza yakışıyo mu leyyn meyn. Cıkss. Tatiller insanın vücut fonksiyonlarını yavaşlatıyo. Veriyolar abicim kocaman tatiller. Yani atıyolar bizi engin tatillerin kucağına, sonra bi sabah zınk diye bitiveriyo enginmiş gibi görünene tembellik! Hedi kızım kalk çalış, oku, yaz, cız...Öğleye uzayan uykuları uykusuzluklara devşir bi süre:S Esne de esne. Bunca uzatınca tatili bi de tatilden çıkışa hazırlık devresi vermeliler bize:) Mesela ilk hafta yarım gün okul olabilir. Sonra saat saat artırsınnar falan.
Bu bi ısınma yazısıydı. Bazılarının zannedip sevinç çığlıkları attığı gibi ölmedim:P Geliceğimdir arada sırada;) Selam dostlarım, yan pencereler dolusu blogcu yoldaşlarım:)